Modern toplumda, bireylerin yaşadığı en acımasız sorunlardan biri de aile içi şiddettir. Türkiye'de, şiddetin her türlüsü ne yazık ki yaygın bir problem haline gelmiş durumda. Gerçekleştirilen araştırmalar, aile içi şiddet mağdurlarının sayısının alarm verici boyutlara ulaştığını ortaya koyuyor. Bu yazıda, yıllarca süren fiziksel ve psikolojik işkencenin sona erdiği, bir kadının ölümle sonuçlanan trajik hikayesini ele alacağız.
İstanbul'da yaşayan Ayşe, 15 yıllık evliliğinin başlarında mutluydu. Ancak zamanla, hayatı cehenneme dönen bir kâbusa dönüştü. Eşinin içerisine düştüğü psikolojik problemler, onu giderek daha fazla şiddete başvuran bir insana dönüştürdü. İlk başlarda hafif fiziksel müdahalelerle başlayan şiddet, yıllar geçtikçe daha da artarak hayatını tehdit eder hale geldi. Her geçen gün maruz kaldığı şiddet, Ayşe'yi hem fiziksel hem de duygusal olarak yıprattı. Ailesi ve arkadaşları onun yaşadığı sorunları fark etmeye başladı, ancak Ayşe, evliliğini sürdürmek için mücadele etti.
Şiddetin bir döngü olduğunu unutmamak gerekiyor; Ayşe'nin yaşadığı durum da tam olarak bu döngüyü yansıtıyordu. Eşi üzerine düşen sorumluluklardan kaçıyor, içine kapanarak Ayşe'yi daha da yalnızlaştırıyordu. Yıllar geçtikçe, Ayşe'nin intihar düşünceleri bile aklından geçmeye başladı. Fakat bu durum, onu boşanmak istemeye teşvik eden bir kıvılcım oldu. Birçok kadının yaşadığı gibi, Ayşe de boşanma isteğini dile getirmekten korkuyordu. Kendi içindeki ses, toplumun yargılarından ve ailesinin tepkisinden duyduğu korku ile sürekli bastırılıyordu.
Ayşe, sonunda cesaretini topladı ve boşanma istemini kocasına iletti. Kocası, bu durumu kabul etmekte zorlandı ve durumu daha da kötüleştirdi. Ayşe'nin boşanma arzusu, kocası tarafından bir tehdit olarak algılandı. Bu; fiziksel yaralanmalara, psikolojik baskılara ve sürekli korkuya dönüştü. Sonunda, Ayşe kendini yalnız ve çaresiz hissetti. Gündelik hayatında yaşadığı baskı, onun ruh sağlığını olumsuz etkiledi. Boşanmanın getirdiği stres ve sosyal baskılar, şöyle dursun, o adımı atmasına dahi engel oluyordu.
Ayşe, yaşadığı acıların sonunda yardım almak için bir kriz merkezine başvurdu. Burada, kendisinin yaşam mücadelesi ve boşanma isteği ile ilgili destek buldu. Ancak tüm bu çabaları yeterli olmadı. Sürekli artan fiziksel şiddet, Ayşe'nin hayatını daha çok tehdit eder hale geldi. Ne yazık ki, sonunda trajik bir son ile karşılaştı. Kadın, yaşadığı kötü durumu ve boşanma isteğini dile getirdiği için kocası tarafından öldürüldü. Bu olay, toplumu hem derinden yaraladı hem de kadın cinayetlerine karşı önemli bir uyarı niteliği taşıdı.
Ayşe'nin hikayesi, yalnızca ona ait değil; her gün birçok kadın benzer sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Aile içi şiddet, sadece fiziksel yaralanmalarla değil, ruhsal yıkımlarla da kendini gösteriyor. Şiddet mağduru kadınlara yönelik hazırlanan projeler, toplumdaki mevcut durumu değiştirmek üzerine inşa edilmekte ancak henüz yeterli seviyeye gelinmiş değil. Kadınların yaşadığı zor şartlar, toplumsal algıların nasıl kurulduğunu ve kadınların nasıl birer birey olarak kabul edilmesi gerektiğini sorgulatıyor.
Sonuç olarak, Ayşe’nin trajik hikayesi, aile içi şiddeti durdurmak ve toplumsal bilinci artırmak için önemli bir hatırlatıcı olarak önümüze çıkıyor. Kadınların güvende hissetmelerinin, haklarını savunabilmelerinin ve açılabilmelerinin kritik olduğu bir dönemdeyiz. Aslında her birimiz Ayşe’nin hikayesini duyduğumuzda, toplumsal bir sorumluluğumuz olduğunu unutmamalıyız. Sesimizi yükseltmek, şiddeti dışlamak ve kadınların korunduğu bir toplum yaratmak için harekete geçmek son derece önemli.
Ayşe'nin hikayesini sadece bir ayrıntı olarak görmek yerine, toplumsal bir yara haline gelen aile içi şiddeti tartışabilmemiz için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Kadınların güvenli bir yaşam sürmesini sağlamak, cinsiyet eşitliğini sağlamak ve çocuklara sağlıklı bir aile modeli sunmak için hepimizin üzerine düşen görevler var. Unutmayalım ki her kadının sesi değerli ve bu sesin duyulması, toplum için hayati önem taşımaktadır.